24 Kasım 2017 Cuma

Devrimci Yön

 Duyurular

1973 Arap - İsrail Savaşı ve bugünkü Suriye

1973 Arap - İsrail Savaşı ve bugünkü Suriye
31 Ekim
22:00 2017

 

İran yanlısı yayın yapan medyasafak.net'de yer alan ve Global Research'de kaleme alınan bu makale 1973 Arap israil savaşının sonuçları üzerinden İsrail'in Suriye politikasına ışık tutuyor.

 

İsrail ve Arap komşuları arasındaki tam kapsamlı savaşların her biri büyük sonuçları beraberinde getirdi. 1948 Savaşı, modern İsrail devletinin kurulmasına yol açtı ve bu, Şoah sonrası dönemde dünya Yahudileri arasında bir coşku sebebi olurken, Filistin Araplarına Nakba sürecini yaşattı.

 

İsrail'in altı gün içinde üç Arap ordusunu yendiği 1967 Savaşı, İsrail'i bölgesel bir hegemonik güç haline getirirken yenilgiye uğrayan Arap komşuları aşağılanma içinde boğuldu ve Batı Şeria ve Gazze'de yaşayan Filistinli topluluklar işgal altına girdi.

 

“Ekim Savaşı” ya da “Yom Kippur Savaşı” olarak da bilinen 1973 Arap-İsrail Savaşı ise, 1979 yılındaki Mısır-İsrail Barış Anlaşması için yolu döşeyecek olan 1978 tarihli Camp David Anlaşmaları için itki yaratan savaştır. Ancak 6 Ekim 1973 tarihinde İsrail'in Mısır ve Suriye'ye yönelik sürpriz saldırısıyla başlayan savaş, aynı zamanda, Ortadoğu'daki çatışma dinamikleri açısından neyin değiştiğini ve neyin değişmeden kaldığını anlamaya yardımcı olacak bir çerçeve sunması nedeniyle de incelenmeyi hak etmektedir.

 

1. Yerleşik fikir. İsrail'in 1967'deki “Altı Gün Savaşı”nda Arap ülkelerini hezimete uğratması, İsrail'de Arapların askeri kapasiteleri karşısında duyulan aşırı özgüven ve kibirden ileri gelen bir gevşekliğe yol açtı. Baskın görüşe göre Arap orduları, İsrail'in hava gücüne eş güçte kapasiteler geliştirinceye kadar İsrail'e saldırmayacaktı. Kendini beğenmişlik yaygın olsa da, eleştiriler hızla bir kişiye odaklandı. O savaştan beri savunma bakanlığını elinde tutan Moşe Dayan, büyük ölçüde, Arap saldırısını öngörememesi ve saldırının ortaya çıkardığı hazırlıksızlık düzeyi nedeniyle suçlamaların hedefi oldu. Dayan, açıkgözlü ve acımasız bir general olmasına rağmen, kesinlikle yetkin bir barış zamanı yöneticisi değildi.

 

2. İstihbarat kusuru. İsrail'in Arap saldırısını öngörememesi yalnızca Mısırlıların Rusya'dan türemiş ve Maskirovka askeri doktrininde yerleşik olan aldatmaca tekniklerini başarılı bir şekilde kullanmasından kaynaklı değildi. Bunun tam kaynaklı istihbaratın İsrail Askeri İstihbaratı tarafından tekelleştirilmesiyle de bir hayli bağlantısı vardı. Buna ilave olarak, merhum Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır'ın damadı olan Mısırlı Mossad ajanı Eşref Mervan'ın yaptığı bir ikaz da dâhil olmak üzere pek çok yanlış ikaz verilmişti. İsrail ordusunun seferber edilmesinin getirdiği astronomik maliyetler de gerçek saldırıya giden süreçte devam eden ikazlara yanıt verme noktasında psikolojik bir yorgunluk ve ihtiyatı arttırmış olabilir.

 

3. Savaşın amacı İsrail'i yok etmek ve Filistin'i özgürleştirmek değildi. 1948 ve 1967 savaşlarında olduğu gibi, sıklıkla propaganda konusu yapılan, birleşik Arap güçlerinin İsrail'i yok etmesi tehlikesi mevcut değildi. Hem Mısır hem de Suriye ordusunun hedefleri sınırlıydı. Mısır “Bar Lev Hattı”nı yarıp Süveyş Kanalı boyunca uzanan toprakları geri almak isterken, Suriye “Altı Gün Savaşı” esnasında İsrail'in eline geçen Golan Tepeleri'ni geri almayı umuyordu. İsrail'i yok etmek ve meşhur ifadeyle “Yahudileri denize dökmek” gibi bir baskın plan yoktu. İstenen sınırlı kazanımlar basit bir şekilde Arap onurunu bir nebze onarmak ve savaşı İsrail tarafından işgal edilen toprakların iadesi için pazarlık yapmada kaldıraç olarak kullanmaktı.

 

4. Petrol krizi. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün (OPEC) himayesi altında Arap devletleri, Amerika Birleşik Devletleri'ne ve İsrail'e yardım eden tüm ülkelere ambargo uygulamasına gitti. Petrol üretiminde gerçekleşen yüzde beş oranındaki düşüş, yakıt maliyetlerinde artışa yol açtı ve Batı'daki ekonomik durgunluk dönemine katkı yaptı.   

 

5. Dünya nükleer bir felaketin eşiğine gelebilirdi. Sovyetler Birliği'nin nükleer başlıklı Scud füzesi birimleri konuşlandırdığı iddia edilirken, Moşe Dayan'ın nükleer savaş başlığı taşıyabilen en az bir balistik füze hazırlanması emri verdiği söylenir. Pulitzer ödüllü yazar Seymour Hersh, The Samson Option: Israel's Nuclear Arsenal and American Foreign Policy [“Samson Seçeneği: İsrail'in Nükleer Cephaneliği ve Amerikan Dış Politikası”] başlıklı kitabında, İsrail'in Başkan Richard Nixon yönetimine gönderdiği ve havadan silah transferi talep ettiği mektuba, sahaya nükleer silahlar konuşlandırma tehdidinin eşlik ettiğini yazmıştır. İsrail siyasetini içeriden bilen Arnan Azarhayu'nun anıları, savaş esnasında yapılan kabine toplantılarında nükleer silahlara başvurma konusuna daha sınırlı bir gönderme yapıldığı yönde bir betimleme sunsa da, Sovyetler Birliği'nin çatışmaya Arap müttefiklerinin yanında müdahale edebileceği korkusuyla ABD'nin Stratejik Hava Komutanlığı, Kıtasal Hava Savunma Komutanlığı, Avrupa Komutanlığı ve Altıncı Filo'yu DEFCON 3 alarmıyla harekete geçirdiği bilinmektedir.

 

6. Savaş İsrail için zaferle sonuçlanmış, ancak Araplar zafer ilan etmiştir. Karadan havaya füzelerle korunan Mısırlılar Süveyş Kanalı'nı geçti ve “Bar Lev Hattı”nı yardı. İsrail'in başlangıçtaki karşı saldırısının başarısız olmasının ardından kazanımlarını ellerinde tuttular. Suriyeliler de Golan Tepeleri'nde kazanımlar elde etti. Ancak Golan'daki savaş sahasındaki bir karşı saldırının arkasından İsrail'in elde ettiği başarılar, Devlet Başkanı Hafız Esad'ın, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'tan Mısırlıların Sina'ya daha fazla hücum etmesini ve bu şekilde ordusunun üzerindeki basıncın kaldırılmasını sağlamasını istemesi sonucunu getirdi. Sedat'ın bunu reddetmesi ise Suriye cephesini çökmeye açık hale getirdi ve bunun sonucu İsraillilerin silahlı kuvvetlerinin önemli bir kısmını yeniden Mısırlılara karşı konuşlandırabilmesi olacaktı.

 

İsrail Yüksek Komutanlığı, kanala saldırı düzenleyip düzenlememe konusundaki zor karar hakkında kafa yorarken, Mossad bir muhbirden, üç Mısırlı paraşütçü birliğinin düşman hatlarının gerisindeki özel konumlara inmeyi planladığını gösteren bir mesaj aldı. Fakat karışık yazılar, Mısırlılara bu askeri kararı almak için mantıklı bir gerekçe sunan anlaşılabilir bir bilgi vermiyordu. Bununla birlikte daha önce Mervan Eşref'ten elde edilen istihbarat, boşlukları dolduruyordu. 1973'ün önceki aylarında Mervan, Mossad'daki eğitmenlerine, Mısır ordusunun hazırladığı ve Mısır özel kuvvetlerinin İsrail hatlarının gerisine gönderilmesinin zırhlı birlik yapılarına saldırarak kanalı geçmenin ilk adımı olacağını ortaya koyan askeri planlar göndermişti.

 

Bir Mısır saldırısı, Mısır ordusunun bir kısmının, İsrail Hava Kuvvetleri'nin Rus yapımı karadan havaya füzeler karşısında savunmasız olduğu korunaklı “şemsiye”den çıkması gerektiği anlamına geliyordu. Aynı zamanda, İsraillilerin Mısırlılarla savunma eylemi içinde karşı karşıya gelebileceği, bu esnada Süveyş üzerinde bir saldırı başlatmadan önce Mısır'ın tank gücünü kayda değer düzeyde azaltmayı amaçlayacakları anlamına geliyordu. Birbirini izleyen muharebelerde Mısır Üçüncü Ordusu kuşatma altına alındı ve Süveyş'in doğu yakasının bir kısmı yeniden ele geçirildi. İsrailliler aynı zamanda kanal genelinde bir saldırıya yöneldi. Mısır'ın başlangıçtaki kazanımlarının çoğunu koruyamaması, kanalın doğu yakasında toprak parçalarını ellerinde tutmalarıyla dengeleniyordu. Ancak savaş, İsrail güçleri Kahire'ye yaklaşık 80 kilometre, Şam'a yaklaşık 40 kilometre mesafedeyken son buldu.

 

Üzerine düşünülmesi gereken bir dizi mesele bulunuyor.

 

A. Ortadoğu'da gelişen nükleer savaş tehdidi. 1967 ve 1973 savaşlarının her ikisini de, Soğuk Savaş'ın iki büyük rakibinin müttefiki olan ülkeler yürüttü. Ve çatışmaların her birinin, özellikle de 1973 savaşının alt metni olarak, Sovyet destekli Arap hasımların aleyhine olarak İsrail kazanımlarının kabul edilebilir bir eşiği aşması halinde Sovyet müdahalesi tehdidi bulunuyordu.

 

Fakat Soğuk Savaş'ın son bulması, nükleer savaş hayaletini Ortadoğu'dan uzaklaştırmadı. Uzun zaman önce nükleer kapasite edinen, ancak nükleer silahların yayılmasına ilişkin uluslararası anlaşma ve protokollere riayet etmeyen bir ülke olan İsrail, yakın zamanlarda devamlı olarak, İran'ın nükleer programının varoluşsal bir tehdit meydana getirdiğini ileri sürdü. Bu, İran'ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nın imzacısı devletlerden biri olmasına ve yetkili düzenleyici otoritelerin teftişte bulunmasına rıza göstermesine rağmen böyle oldu. Bunun da üstünde, İran ile “5+1” ülkeleri arasında varılan Ortak Kapsayıcı Eylem Planı tarafından İran'ın programına getirilen koşullar bulunuyor. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki istihbarat topluluğu ve hatta Mossad, İran'ın nükleer programını silah yapacak şekilde genişlettiğini gösteren hiçbir kanıtın bulunmadığını ilan etti. İran'ın nükleer programı hakkında bu tür kaygılar imal etmenin bir sebebinin, dikkatleri Filistin meselesine çözüm bulunmasından uzaklaştırmayı amaçlayan stratejik bir tertip olduğunu ileri sürenler de bulunuyor.  

 

Bugün Ortadoğu'da gelişen nükleer çatışma tehdidi, İran'ın niyetlerinden değil, ABD ve Rusya Federasyonu arasında, Suriye çatışmasına ilişkin fasılalı olarak kendini gösteren gergin ilişkilerden ileri geliyor. Ruslar, Amerika'nın bölgesel müttefikleri tarafından desteklenen Sünni İslamcı grupların yürüttüğü bir isyana karşı, Beşar Esad hükümetini destekleyen Şii güçler koalisyonuna katkı sağlıyor.

 

B. Arap dayanışması sorunu. Tıpkı 1948 savaşında olduğu gibi 1973 savaşının da sınırlı hedefleri, İsrail'in komşularının devamlı olarak, Filistin halkından ziyade kendi ulusal çıkarlarıyla meşgul olduğunu gösterdi. 1948 savaşının Arap öncüleri, bir Filistin devletinin kurulmasıyla değil, toprak kazanmakla ilgileniyordu. Ürdün, Yahudi Ajansı temsilcileriyle, İngiliz mandasının son bulmasının ardından yakında ilan edilecek İsrail devletine saldırmama yönünde gizli bir anlaşmaya vardı. Savaştan sonra Ürdün Batı Şeria'yı, Mısır Gazze'yi aldı.

 

Camp David anlaşması ve bunun ardından İsrail ve Mısır arasında yapılan barış anlaşması, Filistinlilerin çıkarlarının aleyhine oldu. Bunun dayandığı mantık, onların bir devlet kurabilme olanağının, ayrı anlaşmalar yerine İsrail ve bütün komşuları arasındaki kapsamlı bir anlaşma bağlamında daha fazla teminat altında olacağıdır. İsrail karşıtı Filistin direnişi, Arap liderlerin izlediği politikalardan ötürü İsrail karşısındaki Arap muhalefetinin zayıflaması nedeniyle güç kaybetti. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), 1970'lerin başında Ürdün'den çıkarıldıktan sonra, Lübnan'da da aynı kaderi yaşadı. İsrail 1982 yılında Lübnan'ı işgal ettiği zaman, bunu Suriye dışındaki Arap ülkelerinden gelen, Lübnan'ı Filistinli gerillalardan temizleme yönelimine karşı çıkılmayacağı teminatıyla yaptı. Bugün Arap Birliği, Gazze'ye uygulanan abluka ve yaptırımları kırma isteğine de, becerisine de sahip değil.

 

Suudi Arabistan'ın Arap ve Filistin davasında bir seçenek olarak petrol satışlarında Arap ambargosu fikrinden etkin bir şekilde vazgeçtiğini belirtmek de yerinde olacaktır. 1973'te getirilen ambargoda geçirilen terimler açıkça, “Filistin halkının meşru haklarının” yeniden tesisine gönderme yapıyordu. Bazıları bunun ardından petrol silahı miti hakkında yazılar yazmış ve bunun kullanılmasının mahzurlarını vurgulamış olsa da, ortak Arap eyleminin karşı tarafa verdiği zarar verici etkiler yeterince açık şekilde görülebilmektedir. Suudi Arabistan'ın son yıllarda bu silahı Rusya ve İran'a karşı kullanırken Filistin davası konusunda bir pazarlık aracı olarak kullanmayı reddetmesi, Arap dayanışmasının bulunmadığını göstermektedir

 

C. Farklı bir koalisyon İsrail'in bölgesel askeri hegemonyasını tehdit ediyor. Mısır'la yapılan barış anlaşması yürürlükte kalırken, Suriye öldürücü bir iç bölünmeyle zayıflarken, Ürdün etkin bir şekilde İsrail himayesindeki bir devlet haline gelirken ve İsrail ile Suudi Arabistan arasında bir karar ortaklığı gelişirken, İsrail'in 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında kendisiyle savaşmış ülkeler koalisyonunun canlanması hakkındaki endişeleri azalacaktır.

 

İşte bu nedenle İsrail'in odak noktası, Suriye'de Beşar Esad'ın seküler hükümetiyle, Lübnan'da Hizbullah'la müttefik olan İran'ın oluşturduğu düşünülen tehdit olmuştur.  İsrail tahakkümü karşısındaki bu direniş kemerinden sıklıkla, “Şii Hilali” diye bahsedilir. Suriye devletinin yıkılması, ardından gelecek balkanlaşmış devletlerin hiçbirinin Suriye'nin Golan Tepeleri üzerindeki iddialarını canlandıramayacak olması sebebiyle, İsrail tarafından olumlu karşılanacaktır.

 

Suriye'nin yıkılması aynı zamanda, Arap dünyasında İsrail ordusuyla baş edebilecek tek askeri oluşum olan Lübnan'daki Hizbullah milislerinin tecrit edilmesi sonucunu getirecektir. Nitekim, İsrail'i Litani Nehri kaynağı nedeniyle uzun süre boyunca göz diktiği Güney Lübnan'dan çekilmeye zorlayan güç, İsrail'in zalim istilasına ve 18 yıllık işgaline karşı gelişen Lübnan direnişi içinde büyüyen bir örgüt olan Hizbullah'tı. 2006 savaşında Hizbullah, İsrail'e istihbarat savaşında üstünlük sağladı ve İsrail'in kara saldırılarını, onu en sonunda kuvvetlerini geri çekmeye zorlayacak şekilde uzak tutmayı başardı.    

 

D. Günümüzün jeopolitik koşulları. Filistin'in Batı Şeria bölgesi ve Suriye'nin Golan Tepeleri bölgesi halen İsrail kontrolü altında. Batı Şeria, Siyonistlerin “Büyük İsrail” amacına kademeli olarak ulaşmasını sağlayacak şekilde İsrail yerleşim birimlerinin kurulmasıyla sömürgeleştirilmeye devam ediyor – bu proje, söz konusu toprakların Yudea ve Samara diye bilinen kadim İsrail toprağının parçasını içine aldığı inancından destek buluyor. Devam eden yayılma, Filistin nüfusunun gitgide daha küçük toprak parçaları içinde sıkışması sonucunu getirdi. Yakın zamanda İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu,  1981 yılında İsrail tarafında yasadışı bir şekilde ilhak edilen Golan Tepeleri'nin daimi ve geri dönüşsüz bir şekilde İsrail egemenliği altında olduğunu ilan etti.

 

1973 savaşının incelenmesi ve geçmiş ile bugünkü koşulların karşılaştırılması, neyin değişip neyin değişmediği konusunda bir fikir veriyor. Bazılarına göre Hizbullah'ın İran'la olan ittifakı, bölgenin dinamiğinin bir Arap-İsrail çatışması olmaktan çıkıp, her ne kadar İran adına Hizbullah gibi bir “vekil” ordu tarafından yürütülüyor olsa da bir İran-İsrail çatışmasına doğru evrilmesi sonucunu getirdi.

 

Fakat 1948'dekinden başlayarak bütün savaşlardan bugüne değişmeyen şey, İsrail karşısındaki Arap antagonizmasının tarihsel temelidir: Filistin halkının içinde bulunduğu durum. Batı Şeria'daki yasadışı İsrail yerleşim birimlerinin yayılmasıyla devlet olasılığı zayıflarken, Filistin meselesi Ortadoğu'nun kalbinde kanayan bir yara olarak kalmaya devam ediyor.

 

 

Adeyinka Makinde

(Global Research)

Çeviri: İlyas Halitoğlu

 www.medyasafak.net

Facebook'ta Sol İtiraz