23 Eylül 2018 Pazar

Devrimci Yön

Yedek İlahlar ve Mistik Silahlar / Cemal Öztürk

Yedek İlahlar ve Mistik Silahlar / Cemal Öztürk
10 Mart
00:00 2018

Yaşam hakkı kutsaldır, çünkü seven sevileni kutsar. Ancak iktidarın ve gücün kutsanması insanlığın en temel sorunudur. Başkasıyla birlikte var oluş, her zaman ahlaki bir duruş ister bizden. Beynimiz; olgudan algıya, ilgiden bilgiye bağlanacak biçimde, dirimsel bir bilişim ve evrensel bir işletim sistemine sahiptir.  Çünkü köklerimiz zamanın derinliklerine uzandığı kadar umudumuzun beslendiği kaynak da yücedir. Varoluşu kutsamak bir çeşit aşktır. Gökyüzünün yüksekliği ve yaşamın yüceliği ruhumuza esenlik verir hep. Ne var ki yaşamın ereksel değeri, mevcut olandan yola çıkarak önce muhtemel, sonra mükemmel sonsuz bir inanç ertesi güce ulaştığında ruhsal bir özgürlük boyutuna yükseliriz. Buna karşılık dünyadaki hegemonyayı kutsamak ise gönüllü köleliğe mahkûm eder bizi. Çünkü burada asıl keyif alan ruhumuzdan ziyade bizim adımıza hareket eden ruhban sınıfıdır. Asıl yıkılması gereken putların başında kutsallık zırhına bürünmüş gücün büyüsü ve hegemonya kültüdür.  Çağımızda, kitlelerin ehlileştirilme görevi bir bakıma, okul, üniversite, basın, diyanet,  sanat, moda, ticaret ve sanayi gibi etkinlik merkezlerinin elindedir. Ruhban sınıfı, sadece tapınaklarda değil, sokakta, iş yerinde, içimizde, dışımızda, her yerdedir.

Tarihin eski çağları, her zaman masal ve mitolojiyle örtülmüş örüntüler olarak aktarılır bize. Hazret’ diye bize belletilen çoğu zat, çağdaş insandan daha mı üstün, daha mı erdemliydi gerçekten?  Gerçi insanoğlu sadece teknolojide değil onun adalet boyutu olan laik hukuk ve ahlaki akılda da sürekli tekâmül halindedir. Geçmişin karanlığı ve bilgisizliği içinde yaşayan insanların bu günkü çağdaş insanın üstünde olduğunu iddia etmek bu güne dek verilmiş eğitim, öğretim ve yaşam mücadelesinin, bilimde ve irfanda harcanmış onca emeğin, boşa gittiğini söylemekle eş anlamlıdır. O zaman tarihteki dinsel devrimlerin hiçbir gereği yok muydu diyeceğiz?  Oysaki Muhyiddin Arabi bile, “Hikmetlerin Aslı” adlı kitabında, eski Yahudi peygamberlerin, Muhammet’in ümmetindeki her hangi birinin bilinç düzeyinin gerisinde olduğunu söylüyordu bize. Nazım Hikmet daha ileri giderek aşırı bir genelleme yaptı: “Ben geçmiş atalarımdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim” dedi.

Eski Mısır, Sümer, Asur, Babil’in mirasından etkilenmiş İbrani’lerin Tevrat’ında değer yargılarının değişimine ve nereden nereye geldiğimize dair ilginç bir örnek ister misiniz?        “ Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı” (1) 

Kral Süleyman hazretlerine kırk bin kere maşallah. Yine Tevrat’ta anlatılan Süleyman’ın etkinlikleri bölümünde aynı bakışın başka bir tipik ifadesini görmekteyiz:“İsrail halkından olmayan Amorlular, Hititliler, Perizliler, Hivliler ve Yevuslular’dan artakalanlara gelince, Süleyman İsrail halkının tamamen yok edemediği bu insanların soyundan gelip ülkede kalanları angaryaya koştu. Bu durum bu gün de sürüyor. Ancak Süleyman,  İsrail halkından hiç kimseye kölelik yaptırmadı. ” (2). Tevrat’ta, kendi halkının dışındakilere,  kölelik dâhil her türlü zulmün reva görülmesi,  bu dinin ne kadar mahalli (evrensele kapalı) olduğunu göstermez mi?

İslam dinini değerlendirmeye gelince, Müslümanların ne kadar Hak ve hakikate teslim olduklarını sorgulamakla işe başlamalıyız öncelikle. Müslümanlar günümüzde hak ve hakikati ne kadar teslim etme basiret (öngörü) , feraset(anlayış, sezgi) ve faziletine (erdemine) sahiptirler? Mesela bir Irak, Suriye konusunda iyi bir sınav verdiğimizi söylemek zordur. Ben burada özellikle tevhit ilkesine felsefi bir bakış açısıyla yaklaşmak isterim.

Şu bir gerçek ki, şirk, çok büyük bir zulümdür”  (Lokman, 13. Ayet ) (3)

Burada Tanrıya ortak koşmakta, asıl zararlı çıkanın insanlar olduğu gayet açık değil mi? O halde insanın insana kulluk biçimleri olan emperyalizm ve despotizm aslında insanın kendisi ve türüne zulmetmekten başka bir şey değildir.

Demek ki tevhit ilkesinden sapmanın en korkunç sonuçlarından birisi, iki ayaklı ilahların zulmüne maruz kalmaktır. Din uleması, bütün bu uyarılara rağmen, birçok sahabe, ensar, mezhep imamı ve halife sultanın gücünü ve buyruğunu kutsayarak “yarı tanrılaştırmaktan”, onlara azizlik mertebesi vermekten geri kalmamıştır. Cemaat şeyhlerini ve tarihi şahsiyetleri dokunulmaz kılmanın da şirkin bir biçimi olduğunu çoğu Müslüman ne yazık ki farkında bile değil. Bu zihniyete sıcağı sıcağına güncel bir örnek verelim mi?

Muhteşem yüzyıl,  TV dizisi nasıl da bir turnusol kâğıdı gibi ülkenin gündemine oturmuştu bundan birkaç yıl önce. Bu arada İslamcı medyanın tepki ve sansür gerekçelerine bakıyoruz. “Tarihe mal olmuş şahsiyetin mahremiyetine hassasiyet gösterilmedi “ diyen 74 bin kişinin RTÜK’e başvurdukları biliniyor. Aynı milli hassasiyeti, kurtuluş savaşıyla zafere ulaşan Atatürk devrimlerine karşı nedense hiç göremedik. Tam bir körlük, nankörlük örneğiyle yüz yüze kaldık bir kez daha. Fatih’in, İstanbul’u fetih etmesi kutsanırken, Kurtuluş savaşı kahramanlarının işgal altındaki İstanbul’u yeniden kurtarması neredeyse sıradan bir olaya indiriliyordu. Demek ki insanlar yakın tarihe tapınçtan çok eleştirel bir gözle bakmakta. Ama daha uzak bir geçmişe ise kült olarak bakmaya eğilimlidir her nedense. İşin doğrusu, tüm tarihi şahsiyetlerin nesnel ölçüler ve sadece hakikat saygısı içinde değerlendirilmesi gerekmez mi?  Âlime âlim, zalime de zalim gözüyle bakılmalıdır. Aksi halde bugün ve yarınki nesillerde ahlaki aklın namusunu nasıl koruyacağız?

İki oğlunu, beş torununu boğdurarak öldüren bir sapkınlığı “din”, “devlet”, ya da  “ milli değerler” adına savunmasını yapmak bu gün için mümkün müdür? Bekir Coşkun, Onuncu Köy (Cumhuriyet Gazetesi 14 /01 /1011 tarihinde ) köşesinde şunları yazmıştı:Muhteşem yüzyıl dediğiniz, yağmaya ve istilaya dayalı ekonomisi, bebek yaşta annesinden-babasından koparılmış devşirmelerden ordusu, adı ve kimliği değiştirilmiş insanlardan oluşan devleti, saçından sürüklenerek getirilmiş el kızlarının hamama sokulup sokulup padişaha sunulduğu, kalanlarının paylaşıldığı, babanın oğlu, kardeşin kardeşi boğdurduğu ve ha bire kafaların kesildiği öyle bir yüzyıl işte. Eksik bile, ya sarayın “oğlan”larını gösterselerdi…

Hanedanlıkların yaşadığı ortaçağda kulluk ve kölelik sıradan bir olay sayılırdı. Yurttaşlar arasında fırsat eşitliğini savunan devrimler çağında ise insan onurunun daha çok saygıyı hak ettiğini kim inkâr edebilir? Bu gün ne hanedanlığın üzerine oturduğu değerler, ne de geçmişin o eski zifiri karanlık korku dünyası yok artık. Teokratik, despotik toplumlarda insanlar doğal olarak “kral çıplak ” diyemezdi. Çünkü eleştirel aklın özgürlüğü, örgütlenme, din, vicdan ve ifade özgürlüğü gibi değerlerin geçerliliği, daha çok çağdaş uygarlığı özümlemiş toplumlara özgü bir yetenektir. Dinin özellikle batıl inançlar bölümüne, ben hep hurafeler divanı diyorum. İnsan doğasında ontolojik bir karşılığı olan kutlu bir duyarlılığa vicdan ve Hak dinine giriş demekte sayısız yararlar var. İnsandaki doğal din duygusu zamanla kişiliğin de gelişmesine yol açacaktır. Biat ve vaaz kültürü tamamen teokratik ve despotik geleneksel toplulukların bir niteliğidir. Bir bütün olarak egemen sınıfların adına dinin bekçiliğini yapan tüm değerlerin ve dinsel paradigmaların özgürce sorgulanması yapılmadan aydınlanma ve hakikat saygısının mümkün olmadığını herkes bir gün görebilecek mi? Düşünün lütfen: Diyelim ki bin yıl sonra biri çıkıp darbeci F. Gülen’den “hazret” diye bahsetse sizce de gülünç olmaz mı?

İçtenlik olmadan gerçekle yüzleşme
Özleşme olmadan aydınlanma olmaz

Aydınlanmanın büyük filozofu E. Kant, boşuna mı gücün bilgide olduğunu söylemiş. “Anlamak mutluluktur“ diyor Stephan Hawking.  Bu durum ise ancak temiz bilgi edinme, inceleme, irdeleme, araştırma ile olur.

Medreseye dayalı muhafazakâr zihniyet ile küresel sermayenin çıkarları adına liberallerle yapılan koalisyonun mantığına bakıyorum: Burada tamamen eklektik ve münafık bir zihniyetle karşılaşıyoruz ki o da yine kafa karıştırmaktan öteye gidemiyor.  Hepimizin yaşayarak tanık olduğumuz gibi toplumu ayakta tutan tüm kurum ve kuruluşlarda eğer ki bir yozlaşma, bozulma ve kötüleşme varsa,  biz ona reformdan çok bir çeşit deformasyon demek zorundayız. Yargıda, basında, demokratik seçim sisteminde birçok deformasyon hareketine tanık olmadık mı?  Sonra da zulüm üreten bu sistemin dualarla açılışı yapılarak adeta kutsandığını gördük ki bu tehlikeli gidişin, yeniden düzeltilmesi ve onarılması giderek daha zorlaşacaktır.

Liberal siyasetler, olumlu anlamda tam da insancıl dinsel değerleri ve muhafazakârlığı dışarıda bırakan bir burjuva ideolojisidir. Tarih bize şunu kanıtlamıştır ki kapitalizm -önce insan demez –öncelikle kârı esas aldığı için aile, din, cemaat dayanışması gibi birçok insani değeri ayaklar altına almadıkça hedefine ulaşamaz. O bakımdan hem ekonomide liberal politikalar izlemek hem maneviyatta, dindarlık ve muhafazakârlık edebiyatı yapmak sadece bir şark kurnazlığıdır. Şark kurnazlığı, adam olmanın azlığıdır ki en çok da gerçeği çarpıtmakta mahirdir. Şark kurnazlığı, gerçeğin sadece işine gelen yönü üstünde durup hoşuna gitmeyen bölümü ise örtbas etme uyanıklığıdır. Mesela hem üretim ekonomisini çökertip hem de kendisine milli sıfatını yakıştırmak bir nevi sahte evrakla işlem yapmaktan farksızdır.

Zihinsel kör adam, körü körüne eleştirel aklın süzgecinden geçiremediği her şeyi,  vaaz etmeyi sever. Ona göre neredeyse aklına tıkıştırılan ıvır zıvır, öteberi ne varsa, fikir adına ezbere konuşmak neredeyse çokbilmişliğin ölçüsü sanılıyor. Vicdanı hür adam ise kültürel temelleri, kökleri ve gelecek bağlantıları olan açık seçik insandır.  Zihinsel kör adamlar, kısa düşündükleri ve uzağı göremedikleri için rasyonel düşünce, bilim, laik hukuk ve ahlaki akla düşmandırlar. Her zaman aldanmaya, tuzağa düşmeye mahkûmdurlar. Toplumsal olayları ve gerçekleri göz ardı etmek için hokus pokus türünden bir kutsallık zırhıyla gözbağcılığı yapmayı hiç ihmal etmezler. Her fırsatta Tanrıyı arkasına almaktan başka hiçbir derdi olmayan bu iki ayaklı ilahlar ve uleması her nedense daha ahlaki bir dünya kurmak isteyenlere karşı oldum olası ya bir düşmanlık ya da bir kayıtsızlık içindedir. Tamam, Tanrı evreni güzel yaratmış da içinde yaşadığımız insanın insana kulluğunu kimin siyasal olarak yarattığı, o kadar mı önemsiz bir konudur sizce?

C e m a l Ö z t ü r k

 Kaynaklar:

1-Kutsal Kitap, Yeni Çeviri,  Kitabı Mukaddes Şirketi Yayınları,  ISBN,975-462-046-6,  

   Orhan Matbaası, İstanbul,  2003,   Bkz. Eski Antlaşma (Tevrat ve Zebur) ,  I.Krallar 11.   

     bölüm,  s. 436 ((2Ta.8:1-18

2-A.g.e.,  s. 434 (2Ta.8:1-18 )

3- Firavun, Çağdaş Firavunları Tanıma KılavuzuYaşar Nuri Öztürk, Yeni boyut yayınları, Temmuz-2015, s.14

Facebook'ta Sol İtiraz