21 Ekim 2018 Pazar

Devrimci Yön

Yurtsuzlaşma Yozlaşma Yabancılaşma Sorunu / Cemal Öztürk

Yurtsuzlaşma Yozlaşma Yabancılaşma Sorunu / Cemal Öztürk
13 Nisan
00:00 2018

 

Zorunlu göç, hem bireysel hem de toplumsal bakımdan yaşayanları inciten, duyguları acıtan trajik bir olgudur. Birbirini tanıyan kasaba, mahalle halkının yüz yüze bakan ilişkilerinde ahlaki yönden takdire değer yönler olduğunu şimdi daha iyi anlamanın zamanıdır. Ama Atilla İlhan’ın de söylediği gibi” anamızdan yolcu doğduk.” bir kez. Halen hepimiz yoldayız.

Göçün nedenleri çeşitlidir:  

1. Doğal afet ve çevresel koşulların zoruyla

2. Tarihsel kırılma dönemlerinde dinsel, ulusal, kültürel çatışmalarla.

3. Sermaye ve pazar ekonomisinin yönlendirmesiyle

4. Emperyalist vekâlet savaş ve terör saldırıları gibi çağımıza özgü felaketleri sayabiliriz.

Aynı şehirde kalsa dahi, büyük sermayenin satın alma gücüne maruz kalarak özelleştirme, taşeronluk ve işsizlik sorunu nedeniyle de insanlar konumlarını kaybederek mülksüzleşebilirler. Kamu ekonomileri çökertildikçe iş güvenliği konusu zaten kendiliğinden ortadan kalkmış olmaktadır. Özelleştirme,  yağma, tüketim ekonomisi,  dijital teknolojiler sürekli insanların proleterleşmesine yol açan önemli mekanizmalardır. İşsizliğin getirdiği yoksulluk, insanların yurttaş ve birey olmasını giderek ortadan kaldırdığında, bu geniş yığınların topluma yabancılaşması kaçınılmazdır. Yabancılaşma, bir özne olarak insanın emeğiyle üretime kendi adıyla katılamadığı için geçimini elde edememesi demektir. Bir ülkede sosyal adalet (devlet) ortadan kalktıkça planlı ekonomi, yerini anarşik üretim, nihilizm, kriz ve kaosa bırakır. Ahlak eksenli bir yaşam tarzının sürdürülmesi ancak eğitimde ve üretimde ulusal birlik ve kolektif aksiyonla mümkündür. Ulusal birlik, kolektif aksiyon, planlı, programlı hedefler eğer korunamayıp da yerini piyasadaki güçlere bırakırsa, dinsel yozlaşma ya da “din mafyası” mevcut boşluğu doldurmak için ciddi bir aday olarak ortaya çıkar. İnsanın içindeki doğal din duygusu ve hakikat saygısı bir kere yozlaşmaya başlarsa eğer, bir toplumun akıl, beden ve ruh sağlığının koruması için artık hastane ve hapishanelerin sayısı yetmeyebilir.

Pazar ekonomisi ve metaların değişim değeri toplumsal katmanların sürekli alt üst oluşuna yol açıyor demek ki. İş gücü göçü, sadece ülke içinde değil aynı zamanda uluslar arası pazardaki sermaye dolaşımına da eşlik eden bir olgudur.  İnsanın doğduğu yerden çok doyduğu yerin yurt olması olgusu da sanki iççi sınıfının vatansızlığının tesciliymiş gibi bir tür sosyal mühendisliğe gerekçe gösterildiğini de hepimiz üzülerek öğrendik son yıllarda. Küresel etkenlerin yol açtığı bu gidişe ulusal ve insani temelde sol itirazım vardır elbette.

Hiç kuşkusuz, 20. Yüzyıl kapitalizminde kamu ekonomisinin büyük bir payı ve ağırlığı vardı. Sermaye sınıfı, giderek demokratik kazanımlardan (sosyal devletten)  rövanş almak temelinde, yüzyılın sonuna doğru ortaçağın sömürü yöntem ve yönetim biçimlerine yeniden dönüş yaptı. Sermaye sisteminin rekabetçi dönemde, ulusal egemenlik kapsamında iyi kötü işleyen bir demokrasi çabası sürüyordu.  Ancak günümüzdeki tekelci ve yağmacı dönemde, teokrasi ve monarşiye doğru bir yöneliş görmekteyiz. 21. Yüzyıla gelirken soğuk savaş yöntemleriyle azgınlaşan neo-liberal politikalar, biryandan sınıfsal sömürüyü artırmak, öbür yandan kendi geleceğini daha kutsanmış güvenceler altına almak adına emekçilerin hak taleplerini din dışı ilan etti. Sözde bir “muhafazakârlaşma süreci” aynı zamanda ezenlerin yanında saf tutma süreci oldu. Yeşil kuşak teolojisi ve BOP süreci özetle budur…

Keşke “muhafazakârlaşma süreci” çoğu insanın bir algı yönetimiyle sandığı gibi gerçek anlamda “yüksek insani ve manevi değerlerin korunması” biçiminde gelişebilseydi. O zaman toplumsal çürüme ve çevreye verilen zararlar daha az olacaktı. Sosyolojik bağlamda; dinin işlevsel yönü, hiçbir zaman “iyiliğin (marufun) tavsiye ve kötülüğün (münker’in) önlenmesi” biçiminde hayata geçmemiştir. İyiliğin (toplumsal düzeyde gözetilmesi) iktidarı mutlaka kamusal bir üst irade ister. Hâkim sınıfların çıkarları, çoğu zaman kamusal bir iyiliğin toplumu olumlu yönde örgütlenmesine izin verememiştir bu güne dek. Aksine kötülükte muhafazakâr, iyilikte liberal politikalar kendi başına buyruk olmuştur. İşin doğrusu, neo-liberalizm ile muhafazakârlığın işbirliği içinde olması bile başlı başına bir paradokstur. Bunun gerçek anlamı şudur: Bırakınız çalışan kesimin hakları elinden alınsın. Bırakınız sermaye sınıfı istediği gibi hiçbir insani sorumluluk üstlenmeden işine geldiği gibi hareket edebilsin! Bırakınız altta kalanların canı çıksın. Yeter ki “hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrımı” monarşik ve teoratik yönetimlerin istediğini yapmasına engel olmasın. Ama yerer ki toplumda bol keseden bir dua okuma retoriği üzerinden bütün sömürü çarkının işlemesi doğal olarak kutsanabilsin. Sistemi kutsama retoriği ve ilgili makamlara azizlik sertifikasının dağıtılması muhafazakârlığın alametlerindendir.  Kuşkusuz bu kutsallık zırhına bürünmüş hipnotik zihniyet en çok insan doğasının sakatlanmasına yol açar.  Dinsel yozlaşma ya da “din mafyası” tam da bu ortamda, yeşermeye ve hızla çoğalmaya fırsat bulacaktır.  Şark kurnazlığı (adamlığın azlığı),  bir kez toplumda yaygın ve baskın bir eğilim ya da çözüm biçimi olmaya başlamışsa o toplumu düzeltmek bundan sonra hiç de kolay olmayacaktır. Çünkü bir insanın, yetişmesi, eğitilmesi, doğruları tecrübe etmesi uzun kuşaklar üzerinden mümkündür ancak. “Din bu mu, değil mi?” türünden tartışmaların şiddetlenmesi, bireyin manevi dünyasını ve özgüvenini tahrip edecektir sonunda. Umutsuz, umarsız bir toplumun mutluluğu çeşitli politik sebeplerle ipotek altına alınmıştır artık. Teokratik vesayet şüphesiz ki askeri vesayetten çok daha uzun ömürlüdür. Sabah akşam, günaha girme potansiyeli taşıyan insanların kulağına vaazlar fısıldanır. Her an hayatı kayacakmış gibi insanların yüz ifadesinde bu korkuyu okuyabilirsiniz.

Ne doğayı, ne insan doğasını, ne sosyal adaleti hesaba katmayan bir muhafazakârlık anlayışı, tabiri caizse egemenlerin antik bir klasiğidir. Muhafazakârlığın yükselişi emeklilerin düşük maaşıyla ters orantılıdır. Bu muhafazakârlığın tarihsel köklerini iyi okumamız lazım.  Dinin çok sayıda mezhepler biçiminde tezahür etmesi de Emevî ve Abbasî dönemine rastlar. Uzak ve yakın halkları etkileyen Emevî’nin siyasal kurnazlığı, tüm kurum ve kurallarıyla yine bu dönemde şekillendi. Yeniçağın İtalya’sındaysa Makyavel (1469-1527)  “Hükümdar “ isimli eserinde “amaca giden her şey mubahtır” diye alçaklığın siyaset felsefesini yapmıştı. Osmanlı saltanatında reaya olarak tabir edilen halk yığınları “davar sürüsü” gibi güdülen anlamına gelmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca sol ve sosyalist partilerin kelam gücü (söylemi),  ne yazık sağ iktidarların söylemi karşısında yeterince etkili olamadıysa bugüne dek eksiği kendimizde aramalıyız. Çünkü sistemi yıkarken mutlaka insanı ve toplumu (ulusu) yeniden inşa etmemiz şarttır. İnsanı inşa edici bir sınıf edebiyatıysa çok boyutlu (sınıfsal-ulusal-evrensel) düşünmekle mümkündür. Ulusal birliğin korunamadığı bir toplumda sınıfsal birliğin sağlanması daha çok bir fanteziden ibarettir. Bir insanın mesleki üretici konumu, kariyeri, insanın bütünsel kimliğinin bileşenlerinden sadece bir tanesidir. İnsanın kişiliği ve kimliğinde; cinsiyet,  anadilliyle taşınan kültür, din ve dünya görüşü, mesleki sınıfsal kimliği olmak üzere hepsi bir arada bir bireşim halindedir. Ana dilin simgesel ve imgesel bilinç yumağıyla hepsi bir araya geldiği zaman ancak insan olmak mümkündü. O halde bir insanın (işçi, işveren, esnaf, memur, asker olarak)  varlık karşısındaki ontolojik bakışını dışarıda bırakan salt değişim değerine indirgenmiş bir sınıf edebiyatı uzun vadede elbette başarılı olamaz. Sosyalist sistemin çözülmesi sürecinde soğuk savaş cin/ayetlerinin acımazsızlığı kadar solun henüz damıtılmış bir irfan geleneğine sahip olmayışı da büyük bir sorundu.  Sağ cenahta ise, geleneksel bir mandacı maneviyatı yerine daha sağlıklı ve evrensel eğitim programlarının bilimi henüz yeterince olgunlaşamamıştır. Marks, bir ürünün kullanım, metaların değişim değerini, paranın ve sermayenin sırlarını kısmen çözmüştü ama bunlar tek başına yeterli miydi? Kapitalizmin şifreleri kadar insan doğasını da dikkate almak zorundasınız.  

İnsan doğasında kökleri tarihsel bir süreçte filizlenen dil ve din duygusu bir üst yapı kurumu değildir. Aksine tüm üst yapı kurumlarını belirler. İlkel insandan modern insana kadar düşünme, hayata bir anlam ve değer ile bakma eğilimi evrenseldir. Örneğin “Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma” biçimindeki ahlaki ilke evrenseldir. Başkasıyla birlikte var olmak hukuk, ahlak, siyaset terbiyesi gibi normatif değerleri gerektirir. Kültürel hegemonyayı yeterince idrak edemediğimiz takdirde ne söylesek karavana. Söz gelimi bu gün dünyanın neresinde liberal fikirleri savunan kim varsa bunlar genellikle ABD’nin vatandaşlarıymış gibi hep emperyalizmin safında yer alır. İkinci bir nokta: Dünyanın neresinde bir siyasal İslamcı varsa bunlar genellikle Arap milliyetçisi gibi bir tarihsel işlev üstlenmişlerdir. Bunlar ne kadar radikal davransa Siyonizm hep aynı oranda kazançlı çıkar.

İnsanın kendini bilmesi temel ruhsal bir eğilimdir. İnsanlığın getirdiği irfanı (hukuk, ahlak, siyaset ve sanatsal deneyimler) daha üst bir senteze götürebilirsiniz. Ancak onu topluca ortadan kaldıramazsınız. Anarşizm, nihilizm, dinsel yozlaşma ve “din mafyası”  bu bağlamda sistemin ürettiği etkisel-tepkisel ilişkilerdir.

Sosyalizm insan bilimlerinin olgunlaşmasıyla zamanla yeniden biçimlenecektir. Mesela dün, Sovyetlerin Nazi ordusuna karşı milyonlarca evladını şehit vermiş olması kuşkusuz ki takdire şayandır. Fakat Stalin ve Toroçki’nin arasındaki senlik, benlik  (ego)  çatışmasını bu gün daha nesnel bir açıdan irdelememiz gerekmez mi?  Bu çatışma, sanıldığı gibi emperyalistlerin oynadığı bir oyundan çok kişisel egoların, sınıf içi çatışmaların bir çeşit mikro örneğini teşkil ediyordu. Stalin’i sadece bir “diktatör”, Troçki’ yi de bir “hain” diye itham etmek ne derece sağlıklı bir değerlendirme olur. (Şüphesiz ki politik sürgünler de bu yazının kapsamına dâhildir.)

Emperyalizm olgusu denince; ekonomik, siyasal, hukuki ve ahlaki yönden bir saldırıyı, sınıfsal ve ulusal bir cephede karşılamaktan başka bir çıkışın olmadığını anlayabiliyor muyuz? Bu gün ulusal birliği ve emeğin egemenliğini savunacak yeni bir sol çizgisi doğacaksa eğer, ulusun yeniden etik, estetik, politik ve ekonomik yönden inşa edilebileceğini savunmak zorundadır.  Bu yaklaşım bir bakıma çok milliyetli uluslaşma sürecinde;  işçiler arasında dinsel ve etnik ayrımcılığı körüklemekten sakınma anlamına da gelir. Demek ki insan olmak, ne salt dar kafalı bir milliyetçilikle, ne de sığ bir sınıf edebiyatıyla bağdaşabilir. Aksine insanlaşma gerçeği,  hem ulusal, hem evrensel manevi bir beslenmeyi zorunlu bir önkoşul olarak koyar önümüze. Yeniden ayağa kalkacak bir solun mutlaka sınıfsal, ulusal ve evrensel koordinatları olan bir bilinç inşasına girmesi kaçınılmazdır.

Lütfen sosyalist olmadan önce aşağıdaki insan olmanın şartnamesini kabul eder misiniz? Ben bir insan olarak, Türk, Yunan, Arap, Fars, Rus, Çin, Japon, İngiliz, Fransız kültüründen, irfanından, yararlandığım oranda tarihte olup biten antropolojik sicil dosyasını daha iyi kavrayabileceğimi önceden kabul ediyorum. Ben dünya edebiyatını ve kültürünü insanın deryada yüzmesi olarak görüyorum.  Ulusal ve yerel olan elbette orada kendi kapasitesi oranında temsil edebilir. Bir İngiliz’in, Bir Türk’ün dünya görüşünde, kimlik inşasında, öteki halkların da büyük emeği vardır kuşkusuz. İnsanları asla sınır, sınıf, soy, boy ve inanç ekseninde izole etmeyi doğru bulmayız. O halde makro ve mikro düzeyde bir tarih bilinci yakalayarak ancak erdemli insanın ufkuna erişmek olasıdır. Bu perspektiften bakıldığında insanlaşmanın dünya ölçeğindeki elverişli zemini,  ilkin ve öncelikle ahlak felsefesi (etik ) olabilir.  Dünyevileşme ve laiklik de özünde ahlaki aklın evrensel düzeyde işlevsel olmasından başka bir şey değildir. Ancak bu temelde eylemleriyle erdemli olan tüm insanların (deist, ateist, teist) toplumun ortak iyiliğinde buluşması mümkündür. İnsanları, inanç ve ritüeller ekseninde değerlendirmek yerine eylem ve ahlaki duruşlarıyla takdir etmemiz gerekmektedir. Bir insanın kıldığı namaz, tuttuğu oruç kendi manevi tasarrufundan öteye gitmez. Emperyalist istihbarat örgütlerinin emrine girmiş kimselerin alnı secdeyse değse ne olur değmese ne olur? Oysa cinayet işleyen, hırsızlık yapan, başkalarını taciz eden, yalan söyleyen bir insan her kim olursa olsun (dindar, deist, ateist fark etmez) hem günah hem bizzat suç işlemiştir. Farklı dünya görüne mensup tüm insanların bu tür bir ortak ahlaki zeminde buluşması dururken kılı kırk yaran metafizik ayrıntılarda boğulanların ya da hayatın anlamsız,  amaçsız olduğunu savunan çeşitli akımların elbette bir uzlaşma noktası bulması düşünülemez zaten. O halde adalet dengesini gözeten kolonlar üzerinde yükselen bir devlet, etnik, din, mezhep ve partiler üstü olmak zorundadır. Bu arada ta ilk günden başlayarak İslam dini üzerinden kendi Arap kültürünü başka uluslara dayatan emperyal tohumların bugün ülkemizde yeniden yeşertilmeye çalışıldığını da iyi irdelemek zorundayız. Salt ümmet kardeşliği teranesiyle millet olmanın eğitim, bilim ve gümrük birliği tasfiye edilemez.

Göç, yurt, yurtsuzlaşma ve yurtseverlik konularına değinmişken enternasyonalizm ilkesine de değinmeden geçemeyiz. Enternasyonalizm, Klasik Marksizm’in savunduğu gibi işçi sınıfının ulular arası düzeyde dayanışması gerektiği ilkesidir. Bu gerekirlik öncelikle normatif bir değerdir dolayısıyla da ahlaki bir tutumdur. Gelişmiş ülkelerde işçi sınıfıyla sermaye sınıfı arasında sömürüden sus payı almak diye bir olguyu da göz ardı edecek kadar da saf değiliz bundan böyle.

Özellikle Avrupa’da sosyalist enternasyonalin hiçbir zaman az gelişmiş ülkelerin işçi sınıfının iyiliğini dikkate alan bir kararına henüz tanık olmuş değiliz.  Demek ki “kendine Müslümanlık”  olgusundan hiç de farklı olmayan bir “kendine demokratlık” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ama artık şunu herkesin iyi anlamsında sayısız yararlar vardır. ‘Enternasyonalizm’,  ‘demokratlık’,  ‘sosyalizm’ ve ‘dindarlık’ özünde ahlaki bir duruştan başka bir şey değildir. O halde tüm insanların sadece iyi ve doğru davranışlarda, ahlaki eylemlerde buluşması mümkündür. Çünkü inançlar kişiseldir sadece ahlaki davranışlar toplumsaldır.

C e m a l Ö z t ü r k

SOLİTİRAZ.COM

 

Facebook'ta Sol İtiraz