15 Yıl Sonra dünya ve insanlık 1
15 yıl sonrası için öngörüde bulunmadan önce, halihazırda nasıl bir dünyada yaşıyoruz, bunu tespit etmemiz lazım.
Bugün, 26 kişinin (evet, sadece 26 kişinin) geliri insan nüfusunun yarısının gelirine eşit. İşte, halimiz! Öyle ki, denklemin bu tarafına birkaç on kişi eklerseniz, eşitliği sağlamak için karşı kefeye birkaç milyar daha eklemek durumundasınız.
Tarihi boyunca böyle bir adaletsizliğe tanık olmadı insanlık. Ne durumdayız sorusunun en kestirme yanıtı...
Peki buraya nasıl geldik?
1970'li yıllarda yükselişe geçen bir burjuva yaklaşım, neoliberalizm, çok geçmeden önce alternatif burjuva ekolleri, ardından muarızı sosyalizmi geriye doğru iterek küresel çapta hakimiyetini ilan etti. Hakimiyet sürüyor ve halihazırda bunun sonuçlarını yaşıyoruz.
Nedir, neoliberalizm?
İnsan sömürüsüne ve dünyanın doğal kaynaklarının talanına ket vuran, sınırlama getiren bütün engellerin ortadan kaldırılması... Tek tek ülkelerin ve bir bütün halinde uluslararası ilişkiler sisteminin bu sonucu verecek biçimde yeniden tanzimi...
Dediğim gibi, yalnızca sosyalizm değil alternatif burjuva yaklaşımlar da hedef tahtasında artık. Ezilen sömürülen sınıfların çıkarlarını temsile soyunmuş her tür mücadele aracı: sendika, dernek, partiler; kamunun hak ve hukukunu gözetmekle mesul kurum ve kuruluşlar hedef tahtasında.
Nihayet, hakim emperyalist siyasaya direnç gösterdikleri veya gösterebilecekleri gerekçesiyle devletler de... Özellikle, geniş topraklara, doğal kaynaklara, nüfus yoğunluğuna sahip olma vasfıyla otarşik kapasitesi (kendine yeterlik) yüksek devletler.
Mali kaynakların, her tür rafine bilginin, üstün savaş aygıtlarının bir ya da birkaç emperyalist merkezde toplandığı, dünyanın geri kalanının ise bütün bunlardan yoksun kalacak biçimde, şehir devletçiklerinden ibaret paramparça edilmiş haritalara mahkum bırakıldığı yeni bir nizam.
İşte, neoliberallerin ütopyası! Daha doğrusu, distopyası.
Doğru veya yanlış, bugüne dek savunduğumuz, hak bellediğimiz, çoğu yüzyıllara uzanan mücadelelerin ürünü kazanımlarımızı bir kenara iterek, ancak distopya olarak tanımlanabilecek şeytani planı sanki matah bir şeymiş gibi yutturmak doğrusu az buz cüret değil.
Bunu nasıl başardılar sorusunun ideolojik-politik boyutuna daha sonra geleceğiz. Şimdilik, meselenin bir diğer boyutuna, ŞOK DOKTRİNİ uygulamalarına kısaca değinelim.
İşkence deneylerinden elde edilen tecrübenin sistematik hale getirilerek toplumsal düzeyde işlevsel kılınmasıdır Şok Doktrini.
İşkence altında art arda şoklarla çaresizlik duygusuna sürüklenip direncini, kişiliğini yitiren bireyler nasıl her tür telkine açık hale geliyorsa, toplumsal düzeyde yaşanacak büyük şokların da pekala geniş kitleler üzerinde aynı etkiyi yaratabileceğini varsayar.
Dolayısiyle, toplumu psikoza sokan, düşünce sistematiğini dağıtan her gelişme doktrin gereğince makbuldür neoliberal delilik açısından.
Neler, mesela?
Kasırga, tsunami, deprem gibi doğal felaketler...
Nitekim, 2005 yılında New Orleans'da patlak veren Katrina Kasırgası tam da bu mantıkla fırsata dönüştürülmüştür. O güne dek isteyip de gerçekleştiremedikleri ne varsa, başta özelleştirmeler, ardı ardına uygulamaya alınmıştır.
Friedmancı neocon düşünce kuruluşu American Enterprise Institute'de kaleme alınan bir makale olan biteni bir çırpıda özetler:
"Reformcuların -siz, neoliberaller diye okuyun- yıllarca çabalayıp da başaramadıklarını Katrina bir günde başardı."
2004 yılında Sri Lanka'da gerçekleşen tsunami felaketi de keza. Felaketin büyüklüğü karşısında kitleler dehşet içinde çırpınırken daha ne olup bittiğini anlayamadan bütün sahil şeridi uluslararası tekellere peşkeş çekilmiştir.
Veya, doğrudan kendilerinin kurguladığı şiddet dozu yüksek askeri darbeler, olmadı açık işgaller, bitmeyen iç savaşlar...
Ekonomik tetikçiler eliyle patlattıkları krizler...
Üstelik, şokun yetersiz kaldığı noktada devreye girip durumu olduğundan çok daha vahim göstererek arzu edilen psikolojik vasatı sağlayacak dev medya kampanyaları, algı operasyonları da elde hazır bekler her zaman.
Burada bir parantez açarsak, hepimizi endişeye sevk eden Corona salgınına da belki aynı şüpheyle yaklaşmamız lazım. Tam da bu amaçla mı üretildiğini bilmiyoruz ama değilse bile Şok Doktrini gereğince süreci sonuna kadar manüpule edecekleri kesin.
Çaresizlik içinde çırpınırken küresel düzeyde farklı bir nizamın doğuşuna tanıklık edebiliriz. Kuşkusuz, şeytani tasarıma bir adım daha yaklaşmak üzere...
SÜRECE DÖNÜK TEPKİLER...
Aşağıdan yukarı gelişen evrensel boyutta sistematik, kitlesel bir tepki henüz ortada yok. Ancak öznesi devletler olan tepkisel bir tavırdan bahsetmek mümkün. Bunda da merkezi kapitalist devletler başı çekiyor. Devletlerle özdeşleşmiş kimi sanayi, finans kliklerini de bunlara ekleyebiliriz.
Günümüzde küreselci-ulusalcı karşıtlığı olarak okuduğumuz çatışmanın esası budur.
Süreç neoliberallerin öngörüleri doğrultusunda gelişirken tasfiyenin devletlere de uzanacağı ve bunun yalnızca bağımlı, az gelişmiş çevre ülke devletleriyle sınırlı kalmayıp pekala merkezi kapitalist devletleri de içine çekerek genelleşebileceği ihtimali zamanla herkes için aşikar hale geldi.
Yeterince kavrandığı anda da gidişata karşı merkezi devletlerin bünyeleri içinden gelişen reflekslere tanık olduk, oluyoruz.
Konumu her ne olursa olsun, ister hegomonik bir güç, isterse bağımlı, her devlet sonuçta en azından coğrafi olarak tanımlanmış sınırlar içindeki doğal kaynaklara ve insan topluluklarına hükmeden ya da az çok bunlar üzerinde tedbir ve tasarrufta bulunma hakkına sahip çeşitli toplumsal, sınıfsal katmanların hiyerarşiyi de içeren örgütlü yapılanmasıdır.
Devletlerin vucüt bulduğu bu karmaşık ilişkiler ağı içinde insiyatifi küreselcilere kaptırmak istemeyen güçler her zaman bulunacaktır.
Tersi de doğru, uluslararası ilişkilerin günümüzde ulaştığı iktisadi, politik, kültürel hemen her boyuttaki iç içelik, entegrasyon göz önüne alındığında küreselci eğilimler de devlet yapıları içinde güçlü biçimde temsil edileceklerdir.
Yani, mesele sandığımızdan çok daha karmaşık. Bu da aralarında süregelen mücadelenin neticesi hakkında öngörüde bulunmayı epeyce güçleştiriyor.
Geçmişin iki kutuplu sistemi çoktan rafa kalktı, yenisi de her ne olacaksa henüz ufukta gözükmüyor. Bütün devletler, her iki eğilimi de bünyesinde taşıyarak, eski ittifak sistemlerinin yerle yeksan olduğu, yeni ittifakların ise daha kurulur kurulmaz çözülmeye koyulduğu kaygan mı kaygan bir zeminde varoluşlarını sürdürme problemiyle karşı karşıyalar. Atağa geçerken de kendini savunurken de...
Burada söyleyebileceğimiz, bu mücadeleden insanlık hayrına bir netice çıkmaz.
"Ulusalcı" ekolün galebe çalması durumunda kısa veya orta vadede bizi bekleyen, muhtemelen, uluslararası ilişkiler sisteminin her iki Dünya Savaşı öncesinde gözlemlenen koşullara geri dönmesidir.
Korumacı eğilimlerin, otarşik (kendine yeterlik) kapasitenin önem kazandığı, dolayısıyla küresel düzeyde meta sermaye sirkülasyonunun az çok akamete uğradığı bir ara dönem...
Ki, dünyanın geri kalanı bu dönemde merkezi kapitalist devletlerin av sahasına dönüşecektir.
Savaşsız olmaz elbette, nükleer seçenek de ihtimal dahilindedir. Kimse, merkezi devletlerin "ulusalcılığını" bağımsızlık arzusu veya uluslararası ilişkilerde eşitlik talebi olarak algılamasın. Emperyalist karakter yerli yerinde, değişeceği de yok.
Peki, ya küreselciler galip gelirse?
Distopyayı yukarıda anlattık. Biraz daha açalım.
DİSTOPYA...
Dikkatleri çekmiştir, küreselci ekolün en fazla öne çıkardığı ülke, Çin. Yatırımlarının ağırlığı buraya kaymış durumda. Garip değil mi, nasıl oluyor da kendine sosyalist sıfatını yakıştırmış ve geçmişte çoğu sosyalist tarafından bu sıfatı kabullenilmiş, bugün hala taraftarları eksik olmayan bir ülke küreselci güçler tarafından pilot ülke seçildi?
Oysa geçmişte, devletlerin Sosyalist Blok-Kapitalist Blok başlığı altında iki kampa ayrıldıkları dönemde burjuvazinin karşı kampa yönelttiği başlıca suçlama totaliter rejimleri ihtiva etmesiydi.
Doğru, Çin zamanla Batıya yanaştı ama bu suçlamadan da hiç muaf tutulmadı. Çin'le kurdukları ilişkiyi hep reel politikin icaplarından saydı Batılılar, onu asla kendi dünyalarının parçası olarak görmediler.
Kabul etmek gerekir ki, totaliterizm eleştirisini dünya kamuoyuna benimsetmekte epeyce başarılı oldular. Hatta, benimsettikleri ölçüde kendi kamplarındaki diktatoryal rejimleri ehveni şer gösterebildiler.
Öyle ya, nihayetinde bunlar otoriter rejimlerdi, şartlar uygun hale gelince pekala demokrasiye geçiş yapabilirlerdi ama totaliter rejimler için bu imkansızdı, doğaları gereği böyle bir dönüşüme kapalıydılar.
Şimdi, döndük dolaştık totaliter Çin emperyalist kliklerin yeni gözdesi oldu. Herhalde bunun bir anlamı var.
Söyleyelim, küreselcilerin kafasında artık burjuva anlamda dahi olsa demokrasi fikri yok. Söz konusu rejimlerin geçmişte bürokratik-teknotratik diktatörlüğe doğru kaydığını sosyalistler dahil çoğumuz görüyor, hissediyorduk. Yine de, iktisadi anlamda eşitlikçi uygulamalarına; sağlık, eğitim, ulaşım alanında vatandaşlarına bedelsiz sunduğu imkanlara bakarak işin o tarafını tolore ettik. En azından bir yere kadar. Doğru değildi tabii.
Meğer emperyalistler de yaşanan deneyimlerden kendilerine göre sonuçlar çıkarmış. Eşitlikçi yanı budanırsa bürokratik-teknokratik yönetimlerin kendileri için de pekala en uygun yönetim tarzı olduğuna kanaat getirmişler. Bunu şimdi anlıyoruz.
Sosyalist kampı gözden düşürmek üzere kaleme aldırdıkları Orwel'in "BÜYÜK BİRADER"i belli ki kendileri için en muteber senaryo haline gelmiş.
Teknokrasi ve bürokrasinin belkemiğini oluşturduğu hiyerarşik bir şebeke tarafından yönetilen, herkesin her an kontrol altında tutulduğu, çiplerle yönlendirildiği, vatandaşların aldıkları itaatkarlık puanına göre ancak sistemde kendilerine yer bulabildikleri totaliterizmin daniskası bir rejim...
Üstelik, vatandaşlara daha ne kadar ihtiyaç duyacakları da belirsiz. Yapay zeka, robot teknolojisinde yaşanan sıçrama bu ihtiyacı da büyük oranda ortadan kaldırmış gibi. Dünya nüfusunu 1.5 milyara, 500 milyona indirme senaryoları kulaktan kulağa dolaşıyor. Hepimize önce saçma gelen, gülüp geçtiğimiz kabus senaryolarının gerçek olabileceği endişesi, korkusu dört bir yanı sarmış durumda.
Her üretim sistemi sömürmek için dahi olsa insana ihtiyaç duyar. Artı, kapitalizm emek maliyetini düşürmek için yedek işgücü rezervine ihtiyaç duyar. Daha doğrusu böyle biliyorduk. İnsan aklının, yeteneğinin ürünü bilimsel teknolojik gelişmelerin burjuva açıdan, iyimser tahminle kimi klikleri nezdinde insana duyulan ihtiyacı da ortadan kaldıracağını herhalde kimse kestiremezdi.
Tarihte ilk kez bir üretim sistemi insanlığı ontolojik bir ikilemle karşı karşıya bıraktı: Varoluş ya da yok oluş...
İşte, küreselcilerin galip gelmesi durumunda bizi bekleyen olası senaryolar...
Ulusalcılar kazansa bir türlü küreselciler kazansa başka türlü. İki ucu...
Geldiğimiz noktada neoliberalizmden farklı bir kategoriymiş gibi bahsetmenin de pek bir anlamı kalmadı. Her iki kliğin geleceğe dönük tasarımları farklılık gösterse de neoliberalizmin iktisadi özü, sınırsız sömürü ve talan, halihazırda her iki tarafın ortak paydası.
Neoliberalizm elde kalan son burjuva ideolojidir. Burjuva dünya görüşü, muarızlarını gerileterek, kendi iç nuanslarını da tüketerek evrimini tamamlamış ve en olgun formuna neoliberalizmle ulaşmıştır.
Kapitalizm artık budur. Geçmiş burjuva alternatiflere geri döndürülemez, başka yeni biçimlere dönüştürülemez. Ancak yok edilerek kurtulunabilir.
İnsanlığın kaderini ulusalcı veya küreselci emperyalist kliklerin aralarındaki mücadelenin neticesine terk etmeyeceksek başka çare de yok.
(Bu yazı 17 Mart 2020 yılında insanbu.com sitesinde yayımlanmıştır)
Alper Levent Yakış



